Eren Keskin yazdı: Kadınların barışa ihtiyacı var

Kadınlara yönelik ayrımcılığın, savaşın, erkek egemen namus anlayışının ve şiddetin dayatıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Unutmamak gerekir ki yaşadığımız coğrafya, yüzyılın en büyük suçlarından birinin işlendiği coğrafyadır: 1915 soykırımı. Bu soykırım sürecinde binlerce kadın katledilmiş; yalnızca yaşamları değil, malları, tarihleri, anıları ve kimlikleri de yok edilmiştir.

Yazı- Eren Keskin

Soykırımın ardından, aynı ideolojik hat üzerinden kurulan Cumhuriyet, Kürt meselesi bağlamında da katliam ve yok etme politikalarını sürdürmüştür. Coğrafyaya dayatılan savaşın, çatışmanın ve katliamların en ağır sonuçlarını ise yine kadınlar yaşamıştır. Kadınlar, hayatın her alanında çok katmanlı ve süreklilik arz eden hak ihlallerine maruz kalmış, bu ihlaller günümüzde de devam etmektedir. Yerleşik ahlak anlayışı, kadına yönelik şiddetin en temel gerekçelerinden biri olmayı sürdürmektedir.

“Kadına yönelik şiddet politiktir” derken, tam da bu gerçeğin altını çiziyoruz. Devletin dili ve pratiği ne kadar sertleşir, ne kadar dışlayıcı ve ötekileştirici hâle gelirse, şiddet de o ölçüde toplumsallaşmakta; ilk olarak kadınları, kız çocuklarını ve LGBTİ+’ları hedef almaktadır. Bu nedenle kadına yönelik şiddet, devletin resmî ideolojisi ve uygulamalarıyla doğrudan bağlantılıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, taraf olduğu birçok uluslararası sözleşme ile kadın hakları alanında önemli yükümlülükler üstlenmiş olsa da, bu sözleşmelerin büyük ölçüde uygulanmadığı açıktır. Bunun temel nedeni, Türkiye’de yazılı hukuk ile fiilî uygulama arasındaki derin uçurumdur. Kadına yönelik şiddetle mücadele alanında bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı ve bağlayıcı metin ise Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’dir.

İstanbul Sözleşmesi, bu coğrafyada verilen uzun soluklu bir mücadelenin ürünüdür. Diyarbakır’da, kocası tarafından annesi katledilen ve kendisi ağır yaralanan Nahide Opuz’un iç hukukta sonuç alamaması üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurması, bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biridir. AİHM, Türkiye’yi Nahide Opuz’u aile içi şiddete karşı koruyamadığı gerekçesiyle mahkûm etmiş; bu kararın ardından Avrupa Konseyi, üye devletlere kadınları her alanda şiddete karşı koruyacak bağlayıcı bir sözleşme hazırlanması çağrısında bulunmuştur.

Bu çağrı sonucunda, feminist hukukçuların ve kadın örgütlerinin aktif katkılarıyla İstanbul Sözleşmesi hazırlanmıştır. Sözleşme, İstanbul’da imzalanması ve ilk imzacısının Türkiye Cumhuriyeti olması nedeniyle bu adla anılmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin en temel ilkelerinden biri şudur: “Hiçbir örf, hiçbir adet, hiçbir ahlak anlayışı kadına yönelik şiddetin gerekçesi olamaz.”

Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti devleti, imzadan yaklaşık on yıl sonra, çeşitli gerekçeler öne sürerek ve esasen kadın kurtuluş hareketinin biatsız mücadelesinden duyulan rahatsızlık nedeniyle, sözleşmeden tek bir erkek eliyle çekilmiştir. Buna rağmen kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesi kesintisiz biçimde devam etmektedir. Ayrıca biz hukukçular, İstanbul Sözleşmesi hükümlerinin uluslararası hukuk bakımından hâlen geçerliliğini koruduğunu savunmaktayız.

Sözleşmeden çekilmenin ardından kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinde gözlemlenen artış, bu kararın sonuçlarını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu tablo, “kadına yönelik şiddet politiktir” ifadesinin ne denli doğru ve hayati olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Erkek egemen zihniyet yalnızca devletle sınırlı değildir. Ne yazık ki kendi kurduğumuz alternatif örgütlenmelerde dahi erkek egemen aklın izlerine rastlamak mümkündür. Bu anlamda, zaman zaman ‘egemenimize’ benzediğimizi kabul etmek zorundayız. Oysa kadınların her alanda söyleyecek sözü, yapacak işi ve kuracak yeni bir yaşamı vardır. Bunun için en çok da birbirleriyle dayanışmaya ihtiyaçları vardır.

Bugün gerek feminist hareketin gerekse Kürt kadın hareketinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî politikaları karşısında biatsız bir mücadele yürüten en güçlü toplumsal dinamiklerden biri olduğunu düşünüyoruz. Coğrafyamızda süregelen bir savaş gerçeği vardır ve bu savaşın yeni bir evreye, yeni bir sürece girdiğini görmekteyiz. Bir barış ihtimali yeniden konuşulmaktadır.

Bu barışa en çok ihtiyaç duyanlar ise kadınlardır. Çünkü savaşın ve çatışmanın en ağır bedelini yine kadınlar ödemektedir. Bu nedenle barış sürecinin sahiplenilmesi, kadınların bu süreçte yükselttiği taleplerin tüm toplumsal kesimler tarafından ciddiyetle ele alınması hayati önemdedir. Bugün kadınlar, “barışa ihtiyacım var” diyerek sokaklara çıkmaktadır. Bu talep son derece meşru, güçlü ve yaşamsaldır. Gerçekten de kadınların barışa ihtiyacı vardır.

 

Paylaş

İlgili Yazılar