Normların çatlağında bir sanat

Queer bedenin kamusal kırılganlığını, kadın hikâyelerinin taşıdığı yükü ve Mersin’in görünmeyen katmanlarını tuvalde yeniden kuran Ramazan Polat; deformasyon, yarım kalmışlık ve parçalanmışlık üzerinden yeni bir beden politikası inşa ediyor. Onun resimleri, yüksek sesle slogan atmadan fakat normları içerden çatlatan bir direnç estetiğiyle konuşuyor.

Fatoş SARIKAYA

1997 Mersin doğumlu Ramazan Polat renkleri bir dil, bedenleri ise bir direnç alanı olarak kullanan özgün üretimiyle dikkat çekiyor. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde eğitimine devam eden ressam, normatif güzellik ve kimlik kalıplarını bozarak oluşturduğu deformasyonlarla hem kişisel hem toplumsal bir yüzleşme daveti sunuyor. Bu söyleşide sanatçının iç dünyasına, bedenle kurduğu karşı koyma tutumuna ve kalabalıklar arasında görünmeyenleri görünür kılma çabasına yakından bakıyoruz.

Eserlerinde bedenler normatif güzellik, cinsiyet ve kimlik kalıplarını bozuyor. Bu bozulmayı politik bir duruş olarak mı görüyorsun?

Ben bedenin tek bir biçime sıkıştırılmasını baştan beri reddediyorum. Çünkü hiçbirimiz bir kalıba tam olarak sığmıyoruz. Bedenin bozulması, dağılması vs. bunların hepsi bana çok gerçek geliyor. Yaptığım deformasyonlar bilinçli bir politik slogan değil; daha çok içimdeki gerçekliğin resme aktığı hâli. Güzellik dediğimiz şey çoğu zaman başkalarının bize dayattığı bir ölçü. Benim resimlerimdeki bedenler o ölçüyü kırıyor bence insan tam da öyle: kırık, yamuk, eksik, ama yine de çok canlı. Bir politik iddia taşımaya çalışmıyorum ama yine de yaptığım şeyin doğal bir karşı koyma içerdiğini biliyorum.

Queer bedenin kamusal alandaki görünürlüğü ve kırılganlığı sanatına nasıl yansıyor?

Kamusal alanda görünmek bazen cesaret ister; bazen de korku getirir. Bu ikili duyguyu çok iyi biliyorum. Bu yüzden figürlerim hep yarım kalmış gibi, sanki birazdan çözülüp akacakmış gibi. Bedenlerin bükülmesi, yüzlerin dağılması, ellerin orantısız büyümesi… Hepsi aslında dışarıda hissedilen kırılganlığın bir karşılığı. O yüzden resimlerimdeki bedenler hem çok savunmasız hem de çok dirençli.

Sanatın direniş biçimi olabilir mi?

Bence en sessiz ama en güçlü direniş biçimlerinden biri. Benim sanatım yüksek sesle bağırmıyor; daha çok içerden, kendi yaralarından konuşuyor. Rahatsız ediyor. Bir figürün tuvalde büyük bir yer kaplaması, kendi alanını talep etmesi zaten başlı başına bir duruş. Doğrudan söyleyemediğim şeyleri yarım çizilmiş yüzlerle, deforme bacaklarla, yüzünden taşan ifadelerle anlatıyorum. Bence sanatımın gücü tam olarak burada: Söylenemeyeni imgeye dönüştürmek.

Sansür, otosansür ve görünürlük konularında nasıl bir yol izliyorsun?

Ben kendimi sansürleyerek değil, dili değiştirerek üretiyorum. Bir şeyi doğrudan gösterdiğimde o alan kapanıyor; ama metaforlarla, deformasyonla, yarım bırakılmışlıkla anlattığımda daha güçlü bir etki doğuyor. Otosansür bende engelleme değil, daha yaratıcı bir biçime dönüşme anlamına geliyor. Bedenin tamamını çizmek yerine bir uzvu abartıyorum, yüzü bambaşka bir forma sokuyorum. Böylece hem korunuyorum hem de anlatımım güçleniyor. Görünürlük ise benim için bağırmak değil; kendi yerimi sessizce, ama kararlı bir şekilde almak.

Son olarak eklemek istediklerin var mı sanatına ve eserlerine dair?

Benim resimlerim bir yanıyla çok buralı kültürün, geleneğin, acının, melodramın ve kadın hikâyelerinin izleriyle dolu. Resimlerimi gören insanların kendi duygularını, kendi kırılganlıklarını, kendi geçmişini figürlerimin üzerinden okumasını istiyorum. Çünkü sanatımın asıl konusu tam olarak bu: İnsanın kendisiyle yüzleşmesi.

 

 

Paylaş

İlgili Yazılar