HPV teşhisini aldığım an, doktor test sonuçlarımı incelerken hayatıma küçük bir “plot twist” eklendiğini hissettim. Sanki biri senaryomu sessizce güncellemiş de bana haber vermeyi unutmuş gibi. Sadece sonuç göstermek için girdiğim odadan “virüs sahibi” olarak çıkmak, hayatın bana sakince “şimdi buradan devam edeceksin” demesiydi. Ben de istemeden kabul ettim.
Teşhisi öğrendiğim anda önce hayatın altımdan kaydığını hissettim. Keskin bir panik yükseldi; ne düşüneceğimi, neye tutunacağımı bilemeden kısa bir sinir kriziyle baş başa kaldım. “Bununla nasıl baş edeceğim?” sorusu zihnimde yankılanırken, kendimi toparlar toparlamaz telefona sarıldım. Önüme düşen her tıbbi yazıyı okudum, doktor görüşlerini karşılaştırdım, kadınların deneyimlerini didik didik ettim. Başta tamamen tıpla ilgili bir panikle başlamıştı; ama bir noktadan sonra kendimi antropolojinin, evrimin, insanlık tarihinin içinde buldum.
“HPV ilk nasıl ortaya çıktı?”
“İnsan türleri arasında nasıl dolaştı?”
“Evrimsel süreçte bu virüs nereye dayanıyor?”
Sanki virüsün soy ağacını çözersem, üzerimdeki ağırlık hafifleyecekmiş gibi… İnsan bazen kendi travmasının araştırmacısı oluyor; kazdıkça kontrol sağladığını sanıyor.
Derken işin içinden bir de takviyeler dünyası çıktı. “İsveç laboratuvarlarında test edildi” yazısıyla pazarlanan o muhteşem vitaminler, bağışıklığı göklere çıkaracağını iddia eden shitake mantarı, beta glukan övgüleri, folik asit listeleri, çinko önerileri… Bir süre sonra fark ettim ki bu ürünlerin ortak noktası çok netti:
Vaadi büyük, dayanağı küçük.
Ve insanın en savunmasız anlarını hedef alacak kadar zamanlamaları iyi.
Sonunda şunu anladım: Yapmam gereken daha çok araştırmak değil, sakinleşmekti. İnternetteki sonsuz bilgi döngüsünden çıkıp gerçeği kabul etmek… Asıl işe yarayacak şeylere yönelmek. Sağlıklı bir yaşama adım atmak, düzenli beslenmek, spor yapmak, kötü alışkanlıklardan uzak durmak, bağışıklığımı güçlendirmek. Kendi bedenime gerektiği gibi bakmak, onu yeniden toparlamaya odaklanmak. Yani nihayetinde yapılması gereken belliydi: Kontrol edemediklerimle kavga etmeyi bırakıp, kontrol edebildiklerimi iyileştirmek.
Cinsellik konusunda yaşadığım kırılma ise bambaşkaydı. Bir gün öncesine kadar gayet normal olan şeyler, ertesi gün zihnimde kırmızı uyarı ışıklarıyla dolaşmaya başladı. Seks, keyifli bir yakınlık olmaktan çıkıp resmen bir “risk analizi”ne dönüşünce, cinsel hayatım kendini otomatikman karantinaya aldı. Hatta o kadar ciddiye aldım ki, bir ara hayatım boyunca aseksüel kalacağıma, kimseyle öpüşmeyeceğime, sevişmeyeceğime yüzde yüz emindim. Artık o ilk panik hâlinde değilim; ama flört etmeye dahi dönecek enerjim yok, o kapı şimdilik kapalı.
Ve beni en çok sinirlendiren yere geliyorum: erkekler.
Çoğunda HPV sadece taşıyıcılık olarak geçiyor.
Onlara dokunmuyor, hayat ritimlerini bozmuyor; çoğu ne taşıdığını bile bilmiyor.
Kontrole gitmek gibi bir alışkanlık da pek yok.
Gidenlerin bir kısmı ise “he tamam” deyip hayatına kaldığı yerden devam ediyor; virüs de bu umursamazlıkta başka kadınlara taşınıp duruyor.
Ben burada bağışıklık takviyemi saatli disipline bağlamışım, uykusuz gecelerde makale okumuşum, stresi yönetmeye çalışmışım…
Beyefendi ise hiçbir biyolojik bedel ödemeden yoluna devam ediyor. “Taşıyıcıymış.”
Sanki elinde paketle dolaşan bir kurye:
“Hanımefendi, virüsünüz geldi… Açınca moraliniz biraz bozulabilir.”
Bir virüs bile toplumsal cinsiyet eşitsizliğine uyum sağlıyor; insan ister istemez sinirleniyor.
Tam bu öfkenin ortasına güncel bir parantez açmak istiyorum. Yıl boyunca hükümet tarafından tekrar edilen “HPV aşısı 2026 yılında ücretsiz uygulanacak” vaadi, Sağlık Bakanı’nın son açıklamasıyla fiilen boşa düştü. Bakan, bu konuda henüz karar bile alınmadığını söyledi. Oysa HPV aşısı, sadece benim bugün erişmeye çalıştığım bir tedavi aracı değil; çocukluk ve ergenlik döneminde, çok daha erken yaşlarda uygulanması gereken koruyucu bir aşı. Psikolojik yükü yetmezmiş gibi, bu ihmal şimdi bir de maddi bir yük olarak bireylerin omzuna bırakılıyor. Aşıya erişim belirsiz, maliyet yüksek, kamusal sorumluluk ise yine ortada yok. İktidar ve yetkililer, bir kez daha verdikleri sözleri tutmadıkları için tebriki hak ediyor; ben de bu gerçekle yazıma devam ediyorum.
Ama benim geldiğim yer artık öfkenin biraz gerisi. Virüsü kabullendim; geçeceğini bilerek, bitmesine gün sayarak yaşıyorum. Kontrollerimle, rutinimle, bedenimle aramda sessiz bir anlaşma var. Hayatı durdurmuyorum, sadece daha dikkatli devam ediyorum.
O yüzden çok uzatmadan söylüyorum:
Canım hiç öpmeyeyim, HPV’liyim.
Ben buradayım, gayet iyiyim.
Gerisi, HPV’lileri bir tür mitolojik yaratık sanıp yolunu değiştirenlerin meselesi.
